BEDRAN FORUM

Kültür, sanat, edebiyat ve tarih.


    kar yanığı..

    Paylaş

    HeBuN

    Mesaj Sayısı : 21
    Kayıt tarihi : 26/04/09
    Yaş : 39

    kar yanığı..

    Mesaj  HeBuN Bir Perş. Eyl. 10, 2009 7:17 pm

    Soğuktan donan insanlar ateş ister…
    Yüksek Şirvan yaylalarındayız. Van Gölü’nün sisiyle kaplanmış vadilerden çok yükseklerde bir yerde bir şövalye diz çökmüş. Başı öne eğik, bembeyaz zırhı, miğferi, çelik bileklikleri kan içinde. Sol eliyle yere saplanmış kılıcının kabzasını kavramış. Sağ eline geçirmiş olduğu kalkanın üzerindeki gözyaşı arması güneşe çevrilmiş kesik kesik nefes almakta. Uzaktan atılan bir ok, kalbinin hizasında beyaz zırhını delip sırtına saplanmış.
    Bir yere ulaşıyoruz. Köylüler buraya “Gom” diyorlar. Karlar arasında ufacık bir yer buluyoruz. Çatısı çökmüş ama içerisi kuru. Hepimiz içeriye giriyoruz. Amed ateş yakıyor ve kimse ateşe yaklaşmasın diyor. Önce ufacık bir kıvılcım, ardından koca bir ateş yanmaya başlıyor gözlerimizin önünde. Ateşe yaklaşamıyoruz. Günlerdir özlemini duyduğumuz, hayalini kurduğumuz ateş, şimdi gözlerimizin önünde yanmakta. Ona yaklaşamıyoruz. Şövalye kimseye izin vermiyor. Hiç kimseyi ateşe yaklaştırmıyor. Sadece gözlerimizle ısınıyoruz. Soğuktan donan insanlar ateş isterler. Ateşi özlerler. Bizi neden bırakmıyorsun ateşe? Neden bırakmıyorsun üşüyen bir kelebek gibi dalalım ateşe? Ancak o zaman yaşarız ateşi. Ve ancak o zaman tanıyabiliriz. Madem izin vermeyecektin bize neden ateş yaktın? Uzaktan uzağa ateşi seyrediyorum. Ateşin ısısını hayal ediyorum. Hayaller içinde yitiyorum. Gözlerim kapanıyor. Mardin’deki evimizin bahçesine dönüyorum. Bahçe duvarının üzerindeyim. Yan bahçedeki narlara uzanmaya çalışıyorum. Narlar çok güzel meyveler. Onları yemekten büyük bir zevk alıyorum. Kırmızı ekşimtırak taneleri ağzıma doldurarak yemek müthiş haz veriyor. Elimi uzatıyorum. Koca bir nar iştahımı kabartıyor. Tam ona ulaşmak üzereyim ayağım kayıyor. Düşüyorum. Narları yakalamayı beklerken dikenlerin içinde buluyorum kendimi. Ayaklarıma dikenler batıyor. Neyse ki annem yetişiyor. Bahçenin çimleri üzerine taşıyor beni. Ağlıyorum. Annem güzel elleriyle teker teker ayağıma batan dikenleri çıkarmaya başlıyor. Ufacık ayaklarıma yüzlerce diken saplanmış. Her diken büyük bir acı vererek ayrılıyor ayaklarımdan. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Bir anda gözlerimi açıyorum. Karanlık bir tüneldeyim. Sırt üstü uzanmışım ve yine o düş insanları çevremde. Hepsi üzerime eğilmişler bana bakıyorlar. Onlarca yüz beni seyrediyor. Onların korkunç ifadelerinden korkunç şeylerin yaşandığını fark ediyorum. Bana bakan gözlerin korku ve dehşeti yaşadığını görüyorum. O an annem bir diken daha çıkarıyor ayağımdan. Çığlık atıyorum. Çığlığım kar insanlarının yüzlerinde yankılanıyor. Kalkmaya çalışıyorum, kollarımı tutuyorlar. Neler yaşanıyor burada. Ayağımdan bir diken daha çekiliyor. Ama annem yok ortalıkta. Ayaklarım onlarca el tarafından tutuluyor. Kıpırdatamıyorum. Elinde neşteriyle bir dağ doktoru gözüme ilişiyor. Kar yanığı sözlerini duyuyorum. Acı içerisinde bağırıyorum. Ne yapıyorsunuz ayaklarıma? Bırakın ayaklarımı. Almayın ayaklarımı benden. Sonra ben nasıl yürürüm. Nasıl koşarım? Ayakları olmamak nasıl bir duygudur bilir misin? Ne olur bırakın ayaklarımı? Karda yanmış diyorsunuz. İnanmıyorum sizlere. Kar ayakları yakar mı? Sadece bir düşte yaşıyorum. Hem ben bu düşün insanı değilim ki! Sadece bir düşte yaşıyoruz. Birazdan uyanacağım. Bahçede annemle oturuyor olacağım. Ayaklarım yanmamış olacak. Kesmeyin ayaklarımı. Bu düşü ben kurmadım mı? Sizleri bu düşün içerisine ben yerleştirmedim mi? Öyleyse neden benim ayaklarımı kesiyorsunuz? Ben düşten uyanınca siz de gideceksiniz. Herkes kendi dünyasına uyanacak. Biz hepimiz bu düşte buluşmuş düş insanlarıyız. Gözlerimi kapatıp, bu düşten ayrılmak istiyorum. Ayaklarımı kesen insanlara umursamadan dalıp gitmek istiyorum. Bir an için aklıma şövalye geliyor. Nerede o şövalye? Beni saatlerce taşıyan, bu düşten ayrılmamı bir türlü istemeyen şövalyeyi neredeyse unutuyordum. Herkes benimle uğraşıyor. Hepsi üzerime eğilmiş, ayaklarımı kesiyorlar. Artık bağıramıyorum. Sesim çıkmıyor. Ağlayamıyorum. Göz yaşlarım akmıyor. Sadece gözlerimle o şövalyeyi arıyorum. Kalabalığın gözlerini tarıyorum. Şövalyem yok burada. Göz kapaklarım gittikçe ağırlaşıyor. Artık onları taşıyamıyorum. Ayaklarımın acısı birazdan sona erecek. Göz kapaklarım kapanacak ve ayaklarıma kavuşacağım. Artık her şey bulanık görülüyor. Çığlıklarım boğuluyor. Bağırmaktan yorgunum. Gözlerim kayıyor. Kendimi bir boşluğa bırakıyorum. Bir kız dans ediyor. İncecik bedeniyle parmak uçları üzerinde dönüyor. Ellerini başının üzerinde birleştirmiş, masmavi etekleri rüzgarda uçuşuyor. Mavi bir kuş rüzgarla birlikte yükseliyor. Yüksek Şirvan yaylalarındayız. Van Gölü’nün sisiyle kaplanmış vadilerden çok yükseklerde bir yerde bir şövalye diz çökmüş. Başı öne eğik, bembeyaz zırhı, miğferi, çelik bileklikleri kan içinde. Sol eliyle yere saplanmış kılıcının kabzasını kavramış. Sağ eline geçirmiş olduğu kalkanın üzerindeki gözyaşı arması güneşe çevrilmiş kesik kesik nefes almakta. Uzaktan atılan bir ok, kalbinin hizasında beyaz zırhını delip sırtına saplanmış. Gözlerimi son bir gayret ile açıyorum. Düş insanları halen ayaklarımı tutuyorlar. Bu defa onu görüyorum. Toprak tünelin duvarına yaslanmış o çağlar öncesinin savaşçısını görüyorum. Şövalyem ağlıyor. Gözlerim kapanıyor.

    HALİL UYSAL/ ZAĞROS

      Forum Saati Perş. Mart 30, 2017 6:50 am